Ön kapak:

Sessiz
Ağıt
…Bana
kalırsa, bir insanın kaza ya da hastalıkla aniden ölümü ile uzunca bir süre
yaşadıktan sonraki ölümü arasında tercih edilmesi kolay bir fark vardır. Oysa
gözünüzün önünde bir başkası tarafından ucuz, adice bir pusuya düşürülerek
öldürülmüş, savunmasız ve masum bir ifade ile buz gibi bir akşamda yerde cansız
uzanmış biri varsa; üstelik bu biri sizin en sevdiğiniz, hücrelerine kadar
benimsediğiniz, sevmekten hiç vazgeçmeyeceğiniz, birlikte yaşlanmayı istediğiniz
tek insansa; ölüm karşısındaki çaresizliğiniz ürkütücüdür. Çünkü bu, ne
ölümün insana yüklediği çaresizlikle, ne sıralı ölümle, ne de ecel gibi bilindik
bir öğretinin terminolojisi ile açıklanamaz. Bu adaletsizdir, haksızdır,
merhametsizce bir durumdur. Ölüm insancadır, ama böylesi değildir…
…Necip’in bugün yaşamıyor oluşunun Türkiye’de nerede durup, ülkeye, insanlara,
olaylara ve yaşama nereden baktığı ile ilişkili olduğunu da düşünüyorum.
Necip’in tüm bu bakışını yansıtan bir duruşu var. Gerçekte bu duruş Necip’in
katilidir. Necip’in doğru, öykünülecek ve peşine takılarak gidilecek bir duruşu
vardır. Ve yaşamamalıdır. Bu durumda Necip için böyle ölmek Türkiye’de
alternatifi olmayan bir sondur. Necip kısmen ölüm zamanını ve ölüm biçimini ne
kadar kendisine yazılan kader olarak algılasa da, bu konuda tevekkül gösterse de,
öldürülmesi bir kader değil. O’na ait bir kaderi yaşamadı ki Necip. Türkiye’de
yurtseverlerin takındığı, benimsediği duruşun, kimliğin ortak kaderi bu. Hatta
Onlar’ın geride bıraktıklarının çektikleri benzer acılarla hepimizin ortak
kaderi…
arka
kapak :

…Yaşamaya
dair yazmak belki bundan farklıdır. Ben ölüme, yokluğa ve biraz da yokluğa inat var
etmeye dair yazmak istedim. Yazı ile arası iyi olanlar, üst üste koydukları
satırları bütün olarak başkalarına sunarken, bunu bir çocuk sahibi olmaya
benzetirler. Benim için yazmak hiç de böyle olmadı. Çünkü ben çocuklarımızı
dünyaya getirirken coşkuyla mutluluk gözyaşları döktüm. Oysa yazarken gözlerimden
süzülen yaşlarda ne coşku, ne gurur, ne de mutluluk vardı. Acı ve iç sızısından
başka hiç bir şey hissetmedim. O kadar çok ağladım ki, bazen günlerce kendime
gelemedim. Kirpiklerimin dipleri yanarken, başım omuzlarımın üzerinde taşıyamayacak
kadar ağırlaşırken iç sesimin satırlara yansıması beni rahatlattı. Eskiler derler
ki, “insan insanın avusunu alır”, ben içimdeki acının beni zehirlemesini ancak
böyle yazarak engelleyebildiğimi düşünüyorum…
“...ölüm
er ya da geç iyi ki herkes için var, iyi ki ölüm var ..! “ Çünkü öldüren de,
öldürten de bir gün ölecek. Ama Necip’ten hemen sonra, ama yıllar sonra. Olsun
ölecek ya... Eğer varsa ardından sevdiklerinin yürekleri yanacak ya... Yandıkça
kömürleşip yeniden tutuşacak ya... Tıpkı bizim sürekli yanmamız gibi. Bu da benim
avuntum işte. Ne ilahi adalet ne öteki dünya, hepsi anlamsız. Tek ve eşit gerçeklik
nefes alıp vermenin bitişi. Ben bunun için mutluyum…
Kitap hakkında çıkan yazılar:
27-09-2007
Şengül Hablemitoğlu: Sessiz Ağıt
|
18 Aralık 2002 tarihinde, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı gibi faili
meçhul aydın katliamına bir yenisi daha eklendi:
Necip Hablemitoğlu...
Aradan geçen onca yıla karşın, ölümünün arkasındaki sır perdesi aralanamadı.
Sadece Türkiye'nin Başbakanı'ndan "Servis işi" şeklinde bir açıklama
geldi.
Düşüncelerini cesurca savunan, kitaplaştıran Hablemitoğlu çok yoğun tehdit
alıyordu...
Hablemitoğlu, geride gözü yaşlı bir eş ve iki çocuk bıraktı.
Elbette sevenleri çoktu...
Ama, ateş, en çok düştüğü yeri yakıyor.
Eşi, Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, ufak tefek bir kadın.
Ama, eşinin haince öldürülüşünün ardında dimdik durmayı da biliyor.
Terör, suikast mağdurlarının yakınları, genelde daha sessiz kalır.
Ama, o sessizliği ağıtlaştırmayı tercih etti.
Şengül Hablemitoğlu, kendini şöyle anlatıyor:
"Çok farklı rolleri üstlenmiş bir insanım. Ben bir akademisyenim ve iki tane
kızım var. Aynı zamanda yerine getirmek için var gücümle çalıştığım sosyal
sorumluluklarım var. Son olarak da Türkiye'nin seri cinayetlerine eşini kurban vermiş
bir kadın rolünü üstleniyorum. Bizim gibi bu problemleri yaşayan birçok aile var.
Bunların sonuncusu olmamızı diliyorum."
Geçtiğimiz yıl bitmişti Şengül Hablemitoğlu'nun yazdığı "Sessiz
Ağıt"...
Eşine, eşinin ölümünden sonra yaşananlara bir tepkiydi...
Duygularını aktardığı kitabın yayımlanmasında bir süre sıkıntı olmuştu.
Bu ufak tefek cesur kadın, "Sessiz Ağıt"ını kitlelerle paylaşmayı
başardı...
Kitap Bilgi Yayınevi tarafından yayımlandı.
Şengül Hablemitoğlu, kitapta okurlara şöyle sesleniyor:
"…Bana kalırsa, bir insanın kaza ya da hastalıkla aniden ölümü ile uzunca bir
süre yaşadıktan sonraki ölümü arasında tercih edilmesi kolay bir fark vardır.
Oysa gözünüzün önünde bir başkası tarafından ucuz, adice bir pusuya
düşürülerek öldürülmüş, savunmasız ve masum bir ifade ile buz gibi bir akşamda
yerde cansız uzanmış biri varsa; üstelik bu biri sizin en sevdiğiniz, hücrelerine
kadar benimsediğiniz, sevmekten hiç vazgeçmeyeceğiniz, birlikte yaşlanmayı
istediğiniz tek insansa; ölüm karşısındaki çaresizliğiniz ürkütücüdür.
Çünkü bu, ne ölümün insana yüklediği çaresizlikle, ne sıralı ölümle, ne de
ecel gibi bilindik bir öğretinin terminolojisi ile açıklanamaz. Bu adaletsizdir,
haksızdır, merhametsizce bir durumdur. Ölüm insancadır, ama böylesi
değildir…"
Neden "Sesziz Ağıt"ı yazdığına gelince... Şengül Hablemitoğlu şunları
söylüyor:
"…Yaşamaya dair yazmak belki bundan farklıdır. Ben ölüme, yokluğa ve biraz da
yokluğa inat var etmeye dair yazmak istedim.
Yazı ile arası iyi olanlar, üst üste koydukları satırları bütün olarak
başkalarına sunarken, bunu bir çocuk sahibi olmaya benzetirler. Benim için yazmak hiç
de böyle olmadı.
Çünkü ben çocuklarımızı dünyaya getirirken coşkuyla mutluluk gözyaşları
döktüm. Oysa yazarken gözlerimden süzülen yaşlarda ne coşku, ne gurur, ne de
mutluluk vardı.
Acı ve iç sızısından başka hiçbir şey hissetmedim. O kadar çok ağladım ki,
bazen günlerce kendime gelemedim. Kirpiklerimin dipleri yanarken, başım omuzlarımın
üzerinde taşıyamayacak kadar ağırlaşırken iç sesimin satırlara yansıması beni
rahatlattı.
Eskiler derler ki, "insan insanın avusunu alır", ben içimdeki acının beni
zehirlemesini ancak böyle yazarak engelleyebildiğimi düşünüyorum…"
"...ölüm er ya da geç iyi ki herkes için var, iyi ki ölüm var ..! "
Çünkü öldüren de, öldürten de bir gün ölecek. Ama Necip'ten hemen sonra, ama
yıllar sonra. Olsun ölecek ya... Eğer varsa ardından sevdiklerinin yürekleri yanacak
ya... Yandıkça kömürleşip yeniden tutuşacak ya... Tıpkı bizim sürekli yanmamız
gibi. Bu da benim avuntum işte. Ne ilahi adalet ne öteki dünya, hepsi anlamsız. Tek ve
eşit gerçeklik nefes alıp vermenin bitişi. Ben bunun için mutluyum…"Bursahakimiyet.com |
|
| “Sessiz Ağıt” ve Şengül Hablemitoğlu BURHAN ÖZBEY
Kimi
insanlar vardır, ölümlerini bir türlü kabullenemezsiniz….
Her anımsamanızda ilk gün gibi acı duyarsınız…
Öldüklerine bir türlü inanamazsınız…
Her an bir yerden canlanıp karşınıza çıkacakmış gibi gelir…
Üstün insan niteliğiyle, topluma mal olmuş, pek çok kişinin sevgi ve güvenini
kazanmış değerli insanlardan biri olan ve Aralık 2002’de evinin önünde ki
otoparkta arabasından indikten sonra uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını
yitirmiş bulunan Necip Hablemitoğlu’nun ölümüne, hâlâ ilk gün ki gibi
yanarız…
Tertemiz, içi vatan sevgisiyle dolu muhteşem bir insan, değerli bilim adamı, sessizce
aramızdan kayıp gitti öbür cihana… Kim vurdu, aradan 5 yıl geçti hâlâ
bilinmiyor… Öyle ki bilinmesi ve katilinin bulunması da mümkün görünmüyor…
Koskoca kentin ortasında bir adam çekiyor silahını takır takır adam vuruyor, her ne
hikmetse ne gören ne de bilen oluyor… Katil sanki gökten geldi ve vurduktan sonra yine
semaya uçtu gitti…
Neylersiniz… Burası Türkiye!
Ne denli isyan duygularına kapılsanız da, öleni yeniden canlandırmak olanaklı
olmadığından, onun bir süre sonra hayalde ve kalplerde yaşatılan bir simge konumunda
olduğunu kabullenerek, geride bıraktıklarının durumuna üzülür oluyorsunuz…
Eşi Şengül Hablemitoğlu, kızları kanije ve uyvar, biliyoruz ki bugün hiçbir zaman
eskisi kadar mutlu değiller…
Prof. Dr.Şengül Hablemitoğlu, eşinin ölümünden bu yana çektiği acıları ve ruh
dünyasını yeni çıkan kitabı “Sessiz Ağıt” ta çarpıcı bir anlatımla dile
getirmiş. Bilgi Yayınevi’nden geçtiğimiz ay (Ağustos 2007) piyasaya çıkmış olan
kitabın her satırını adeta içimiz kavrularak okuduk…
Eşini çok seven bir kadının yıkılan dünyasında, ayakta kalma savaşımı verirken,
yaşadığı olayları ve karşılaştığı güçlükleri, yaralı bir kalple nasıl
aşmaya çalıştığını, kızları için hayata tutunuşunun, azimli mücadelesini
“sessiz Ağıt” ta ibretle okuduk …
Kitapta ki kimi satırları sizinle paylaşmak istiyoruz:
Arka kapağı dış yüzünde şunlar yazıyor:
“O bir fırtına kuşuydu,
en ağır rüzgârda bile,
rüzgâra karşı uçtu.
Necip Hablemitoğlu,
‘Türküm ve başka Türkiye yok’ diyen
Bir vatansever olduğu için susturuldu.
Ama biz onun sesini hâlâ duyuyoruz.
Kitabın ilk sayfasında ki yazı:
“Her zaman ve sona kadar ‘sana’,
Büyük bir aşkla, güvenle, mutlulukla,
inançla ve gururla sevdiğim Necip;
kısa sürede olsa yaşam yoldaşım,
En iyi dostum, ışığım oldun.
Başımı güvenle dayadığım omuzun,
Sınırsız şefkatin, sıcacık kırılgan insan kalbin,
Vicdanın ve benim sevgilim olduğun için
Sana çok teşekkür ediyorum.
Acı çekmeyi kendimle barışmayı,
İç huzura ulaşmayı ve senin ardından
Nasıl yaşamam gerektiğini senden öğrendim.
Görüşeceğiz, hem de hiç ayrılmamış gibi…
Sabırla, inatla, tükenmeyen
Bir sevgiyle bekliyorum.
Sen de bekle…”
Ve kitabın son sözünde ki ilk satırlar;
“Son nefesini verirken elini tutup ona güç verememenin, gözünün ta içine bakıp
bir kez ve sonsuza dek onu ne kadar sevdiğimi söyleyememenin acısı ile tükenmek,
kendimi yiyip bitirmek yerine, yaşadıklarımın beni bir gün daha güçlü kılmasını
umut ediyorum.
Necip gitti gideli o artık yokmuş gibi hiç yaşamadım.
Yokluğunu hiçlik olarak hissetmemek için direndim.
Yokluğuna alıştım, uzaklarda bir yerde var olduğunu düşünerek yokluğuna
alışmanın unutmak olmadığını öğrendim.
Onu unutursam hiç varolmamış olacağını biliyorum.
Dünya tersine dönmediği sürece, ne ben Necip’i unuturum ne de yaşamaktan
vazgeçerim…” (sayfa. 127)
Kitabı okurken, kimi bölümlerinde hem ağladık, hem de “asil bir kadının”
dirençli varlığını öğrenmiş olmaktan ötürü, son derece mutlu olduk…
Nurlar içinde yat Necip Nabelemitoğlu!
Direncin, eşine duyduğun yoğun sevgin ve “asaletin” karşısında önünde
saygıyla eğiliyorum Sayın Şengül Hablemitoğlu….
10.09.2007
burhanaozbey@yahoo.com
burhanozbey21@hotmail.com |
Sessiz ağıt... Bir kitap mı sadece? Murat Çelik
Ben yıllardır, öldürülerek ölmenin yarattığı aşağılamanın, ezikliğin
yaşamımıza yüklediği güçlüklerle mücadele ediyorum. Ben onu en son hali ile
hatırıma getirdiğimde zihnimde kanlar içindeki yüzü var. Hiçbir zaman uyuduğu hali
ile gelmiyor gözümün önüne. Oysa öyle hatırlamayı ne çok isterdim..." Sessiz
Ağıt'tan bir paragraf bu.
Sessiz Ağıt'ı ya(k)zan, Şengül Hablemitoğlu. 18 Aralık 2002 Çarşamba akşamı,
eşi Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu'nu kaybeden Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu...
Şengül Hanım, Sessiz Ağıt adını verdiği kitabında; hem aşkını anlatıyor hem
Türkiye'ye dair kaygılarını, hem hayat arkadaşı ile kurduğu özel dünyasının
kapısını aralıyor hem ölüme bakışını paylaşıyor, hem hayatta belli dertleri
olan insanların ödeyebilecekleri bedellerin nerelere varabileceği gerçeğini koyuyor
önümüze hem bir annenin iki kızıyla birlikte sürdürmekte olduğu yaşamın
zorluklarını. Aslında bir kitap değil bence Sessiz Ağıt...
Bir isyan, bir dertleşme. Sessiz bir çığlık aslında... Belki; çaresizliğin
yarattığı öfkeyle yoğrulan ama vakarla bezenmiş dengeli bir bilincin dışa vurumu.
Eksiği de olabilir, fazlası da. Okuyana göre değişir bu. Ders alan da çıkabilir,
elinin tersiyle itip yok sayan da. Kitaptan bir bölümle başlamıştım, aynı şekilde
bitireyim:
"Ne ben ne de Necip kızlarımızı büyütürken 'günah' kavramını hiç
kullanmadık. Hatta bir gün anaokuluna başladıklarında bana sordukları ilk soru bu
oldu: 'Günah ne demek?' Onlara ahlaklı olmanın önemini anlattık. İyiyi, doğruyu,
adaleti, insan ve evrene duymaları gereken sevgiyi, saygıyı... Yüreklerine, bir gün
yanmalarına neden olacak günahlar biriktirmemelerini sağlayan bir korku yerleştirmek
yerine, vicdan koymaya ve bir iç seslerinin olmasına çalıştık. Yaptıklarının
sonuçlarının başkalarına, kendilerine ve dünyaya zarar vermemesi için çaba
göstermelerini sağlayacak sevgiyi aşıladık Kanije ve Uyvar'a. Korku ile değil
sevdiklerinden dolayı kötü olmamaları gerektiğini anlattık. En azından Necip
şimdilerde bunun için mutlu ve huzurludur herhalde."22.Eylül.2007 |
Yeni Bir Kitap " Sessiz Ağıt ! " - Mahiye Morgül
Şengül Hablemitoğlu'nun kitabından söz ediyorum;" Sessiz Ağıt".
Hiç bitmesin istiyorum, öyle sıcak bir kitap ki, biterse avuçlarım üşüyecek
zannediyorum.
Roman tadında bir kitap. Hanidir varlığını unuttuğumuz, insanca ilişkilerin edebi
dille anlatıldığı romanlar düzeyinde. Postmodern bunalım yazarlarına bir cevap
gibi; insan kokusu duyuyorum okurken. Çoktandır okumadığımız, sıcacık sevgilerin
sarmaladığı, insana dair duyguların yaşandığı bir anlatım. Var olmasa
anlatılamazdı. Özlediğimiz duyguların kaybolmadığını hissetmek ne güzel; belki
bir dönüm noktası olur roman türünde diye umutlanıyorum.
Sevgili Necip'in eşi olmak büyük sorumluluk elbette. Vurularak öldürülmüş bir
insanın eşi olarak, duygularını sözcüklerin sınırlı anlatımına sığdırabilmek
çok zor olsa gerek. Şengül Hablemitoğlu bunu başardı. Daha önce öldürülen Türk
aydınlarının ailelerine de sözcülük etti bu romanla. Elleri dert görmesin, iyi ki
yazdı. Bundan sonra da kendisini öykü/roman yazarı olarak görmeyi ümit ediyorum.
Sevgili Necip Hablemitoğlu, ulaştığı belgeleri yayınlamaması ve konuşmaması için
onca yıl baskıya maruz kalmış, tehditler almış, yıllarca öldürüleceğini
bilerek, yaşam sevincinden hiçbir şey kaybetmeden ölüme meydan okuyarak hep
gülümseyerek dolaşmış bir insandı. Minicik kızlarıyla ve eşiyle mutluluğuna asla
gölge düşürememiş bu tehditler.
Şengül Hablemitoğlu'nun yüreği ne kadar kocamanmış, bunu kitabı okurken anladım;
Necip'in Türkiye'yi saran yüreğini içine alacak kadar kocaman… Okurken siz de
büyüyorsunuz… Böyle güzel bir ailenin sizinle kardeş ve sizin için yaşamış
olduğunu anlıyorsunuz…
Onurlu duruş gösteren her insan diğer insanlara aynı gururu gönderir, ışığını
ve enerjisini miras bırakır, onları yüceltir.
Bu hep böyledir.
Kitapta, acısını anlatan, ağıt yakan bir eş değil, yanı başınıza oturmuş
dingin bir sesle gözlerinize bakarak yüreğini size açan, omuzlarına dokunmanıza izin
veren bir arkadaşınız var sanki. Siz teşekkür ediyorsunuz ona bunları sizinle
paylaştığı için, insanca duyguların yok olmadığını size gösterdiği için siz
teşekkür ediyorsunuz ona… Böyle bir kitap.
Bilgi kitabevi tarafından Ağustos 2007'de basıldı.
Ön kapakta; fırtınalı bir havada fırtınaya karşı gülerek bakan Necip
Hablemitoğlu var.
Arka kapakta:
"O, bir fırtına kuşuydu, en ağır rüzgârda bile, rüzgâra karşı
uçtu…"
Necip Hablemitoğlu,
"Türküm ve başka Türkiye yok" diyen bir vatansever olduğu için susturuldu.
Ama biz onun sesini hâlâ duyuyoruz.
Kitabını şöyle bitiriyor sevgili Şengül Hablemitoğlu:
" Bitirirken, bütün bunları yazmayı, anlatmayı istememin bir nedenini daha
anladım. Ben Necip'e veda edemedim. Sımsıkı sarılıp gözünün içine bakıp
"Güle güle git, Allah'a emanet ol" diyemedim. Şimdi ona veda ediyorum.
Sevgiyle, özlemle sürecek ayrılık zamanının vedası… Güle güle canım, yaşam
yoldaşım, parlak yıldızım, insanım. Elini tekrar tutmak için geleceğim. Işıklar
içinde huzurla, mutlulukla bekle beni. Yarım bıraktığın tek şey sevgi dolu
birlikteliğimiz. Seni seviyorum… Bekle beni… "
Teşekkürler Şengül Hablemitoğlu, iyi ki varsınız, iyi ki bizimle paylaştınız.
Mahiye Morgül
22.9.2007 |
Bir ‘İç Kitap' : Sessiz Ağıt
"Necip, eminim ki öldürüleceğini anladığında başı, gözü, ensesi değil,
önce yüreği kanayarak gitti. Önce yüreği yandı, bizimki gibi.."
"Ölülerini kim anmak istememiştir ki. Ama içte duyulan bu anmak isteği nerden
geliyor? Gerçekten anmak, sanırım ki, sevmekten başka bir şey değil. Çünkü sevmek
bir hatırayı hiç ayrılmamacasına içinde yaşar tutmaktır. Neye sevgimiz varsa; o
şey içimizde yaşıyor demektir. Böylece ancak içimizde yaşayan şeyler sevdiğimiz
şeyler oluyor. O halde anmak ne diye? Eğer sevgimiz yaşıyorsa içimizde ve taze
demektir. İnsan sevdiği kadar, diri ölü, sevdiğini hep anıyordur. Yok eğer sevgi
içimizde yaşamıyorsa; o vakit de bütün çırpınışlar boşunadır: zorla dirilmez;
sever görünmek sahteliğine düşeriz: dostluk çabasıyla sahte oluruz. Gerçekten
sevdiklerimizde, ölmeyen, içimizde hep yaşayacak yanlar bulalım ki onlar her zaman
anılsınlar... Sevgimiz sürdükçe ölen bir şey yoktur. Sevgimiz unutulduktan sonraysa
bir şey sağ kalmamıştır. Ölenimiz unutulduğu gün ilk ve son defa ölür.."
Orhan Burian'ın 1946 yılında söylediklerini; yaşamsal varoluşu kabul ettiğini,
"Sessiz Ağıt" isimli ‘iç kitap'la duyurdu Şengül Hablemitoğlu.
Unutmaktan öte unutturmamanın ‘iç kitabı'. Sonucu ölüm olan hiçbir şey
kanıksanmamalıyken; Türkiye'de bu gerçek, suikast dahi olsa ‘olağan' görünür
kılındı. "Bu ülke Necip Hablemitoğlu suikastını örtbas etmiş bir
ülkedir" diyebilen bir başbakana sahipsek; "örtbas" hikâyesinin kendi
iktidarı döneminde olduğunu gözeterek, bu noktada bir değil bin kez daha düşünmek
gerekmektedir.
18 Aralık 2002, ne yasa boğulmaya hazırlanmış kitlelerin harekete geçmesinin ne de
bedenini taşın altına koymaktan çekinenlerin korkularını tazeleme günüdür. Bilime
ve tarihe olan sadakatin ete kemiğe büründüğü dönemin temsilcisi olan eşsiz
çınar ağacının, portakal çiçeğine hapsedilmesidir. Aslı görkem ve erdem olan bir
duyarlılığın geleceğe kalma istencinin ipe asıldığının günüdür. O karaltı
günlerinden bugüne, Türkiye'de ne değişti? Türkiye, belki daha da karanlıkta. Onu
yitiren ama her zaman onsuzluğu, dirençle yaşama istencine evriltme erdemini
gösterebilen; eşi ve iki kızı.. Türkiye aydınını kanlı bir pusuyla yitirişine
üzülse de o kanlı pusuyu yaşayanlar onlardı. Portakalçiçeği'nin soğukluğu,
donukluğu akıp gittiyse de onların içindeki uğultulu sessizlik dinmek bilmedi. Ancak,
Albay Reşat Bey ve Çiğiltepe Şehitliği'ne eşlik eden dağlarda rastlayabileceğiniz
bir uğultulu sessizlik... Yaşananların ağırlığını duyumsamayanlara, sessizliğini
çığlığa vuran bir yanıt bulunur, derinden: "taş kesildim, yüksek bir kayalık
gibi. İçimde bir buz dağı var, çok büyük. Öyle ağır ki, 18 Aralık akşamının
ayazında geldi tam göğsümün ortasına yerleşti. Benim görünmeyen, sürüklediğim,
hızımı kesen prangam oldu. Hem gözümün önünden asla gitmeyen Necip'i bulduğum an,
hem de zihnimin içinde sürekli artarak büyüyen bir yığın soru, sorun ve
düşünce... artık başımı omuzlarımın üzerinde taşımakta zorlanıyorum. Başım
hem bedenime hem de ruhuma ağır geliyor." (s. 32)
"..hiç dinmeyecek kederime, yasıma, duygularıma, kaybedişimin avuntusunu arama,
hatırlamak için direnme ve çok da başarılı olamadığımı düşündüğüm huzur
bulma çabalarıma başkalarının da tanıklık etmesi.." (s. 11) isteğinin
farkındalığıyla yazılan satırlar bir yok oluşa isyan, ardından var oluşa
anımsatma yaratımı. Ancak kemiren bir yaratım: "..Necip'i öylece uyur gibi yerde
yatarken gördüğümde; ne geçmişle bir bağım ne de gelecekle ilişkili bir umudum
kalmıştı. O anda yalnızca şimdi vardı. Benim için ‘şimdi', hiçlik ve her şeyin
silinip süpürülmesiydi. Bundan böyle zaman ne ileri, ne geri; içinde donup
kaldığım, hareket edemediğim, içimi kurutan şimdiydi."( s.11)
O an yitirilen; bir baba, bir eş, bir öğretmen, bir aydındı. O an hiçliğinde eriyen
bu gerçek, çok kişiyi parçaladı. Gömütten onu, eşiyle konuşturanlar; eşinin ve
onun hissettiklerini eğretileme yoluyla dillendirmeye çalışanların çabalarına da en
anlamlı yanıt, "Sessiz Ağıt"la geldi: "ölüm acısı çekmek
bambaşkadır. İnsanın duygularıyla açıkça ve dürüstçe yüzleşebildiği
kendisiyle mücadelesidir. Dayanmak için cesur bir ruh gerekir. Aniden hazırlıksız
yakalanmak ölümü ne kadar sık düşünsek de bir gün böyle bir ölümün geleceğini
tahmin etsek de, yaşamımızda artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir dönemi
başlatır. Üstelik bu yeryüzündeki tek ve eşit, herkes için var olan bir gerçeklik.
Doğman gibi ölmek de hem ölen hem de kaybedenler için çok sancılıdır. İyileşme
değil de belki sadece iyileşmiş gibi görünme olasılığı vardır. Tıpkı ben ve
kızlar gibi. Uzaktan bakınca iyi görünüyoruz. Nasıl olsa içeriye kimseyi davet
ettiğimiz yok. İyileşmiş görünmenin dayanılmaz ağırlığıyla yaşamak, arada bir
temizleseniz de hep yeniden canınızı yakmaya başlayan bir yarayla dolaşmak demektir.
Tek fark kan kaybınızın olmamasıdır."(s. 33)
İnsanların beklentileri, acılar, anılar, gerçekler, ortaklıklar, birliktelikler her
şey dikkat çekici bir biçimde, duygu dalgalanmalarından ödün verilmeksizin,
yalınkat bir çizgide dökülmüş satırlara: "bu türden ölümlerin ardından
başkaları ne yaptı bilemem. Ama ben yokluk hissinin yaşamı zorlaştırdığını
öğrendim. Uykuya dalmanın, bu gerçekle her yeni güne uyanmanın, sesini kulaklarımda
duymaya çalışmanın, ne denli işkence olduğunu biliyorum artık. Kısacık
uykularımda Necip'i gördüğüm rüyalarımdan uyandığımda, sadece rüya olduğunu
anlayıncaya kadar geçen sürenin bile insanı mutlu etmeye yettiğini anladım."
(s. 67) Şengül Hablemitoğlu, o anda, sonrasında ve geçmişte yaşananları, iç
döküşlerine dokunmadan, duyumsamalarını biçimlendirmeden, sadece aracılık ederek,
paylaşmış. Suikastı çözmekle görevli olanların tutarsızlıkları, anlamsız
sorgulamalar, gereksiz bekleyişler ve sonuç: kocaman bir yalan, kocaman bir boşluk;
burada kimse yok!
İkinci cumhuriyetçi, Soros destekli aydın tiplemelerinin sakız durumuna getirdiği
301. madde, insan hakları, özgürlükler ve daha birçok batı katkılı sıcak
kavramlar sadece mağduru oynayanlara, işbirliği yapanlara geçerli kılınmış bir
ülkede, Necip Hablemitoğlu suikastı hiçbir anlam taşımaz, taşıması da
beklenmemeli. Çünkü tam tersine, Kemalist aydınların kendileri bir yana geride
kalanların dahi "lanetlenme" özgürlüğü var: "Yazdıklarını,
söylediklerini beğenmeyince öldürerek susturma; 301. maddenin bizim göremediğimiz
alt yazısı galiba ya da orman kanunlarından biri. İşte size Türkiye'nin fikir ve
konuşma özgürlüğü manzaraları. Bu yüzden mahkemelere gidip gelenler diyorlar ki;
"..korkarım bu madde giderek Türkiye'de bir linç kültürüne dönüşmek
üzere.." Ah canım benim, sen daha ne gördün ki, yakınıyorsun! Linç
kültürünü geçeli çok oldu, senin haberin yok. Türkiye'de: "..ben ülkemi
seviyorum, yabancılar, tarikatlar, şeriatçı terör bunu bunu yapıyor, ben
Kemalist'im, Atatürk devrimlerinden yanayım.." gibi fikirleri olan insanlar
yıllardır ya bombalanarak ya bir kaza gibi gösterilerek öldürülüyorlar. O zaman ne
AB gözlemcisi geliyor, ne insan hakları savunucuları, ne de başkaları... çünkü
Türkiye'de yaşama hakkı bazı insanlar için savunulmaya değer.. Uyanın artık,
Türkiye'de belirli kesime yönelik bir öldürerek yok etme kültürü var. Üstelik
öldürmek de yetmiyor, geride kalanlara eziyet ederek, bir çeşit şiddet uygulama ve
öleni gidebilecekleri en son noktaya kadar bir karalama kültürü de var." (s. 71)
Yıllardır yan yana bir yaşam, omuz omuza uzun soluklu sevişlerin ardından gelen,
kısa soluklu alçak bir yitiş. Geçmişini, anılarını, paylaşımlarını
yaşadığı, her satırında göz pınarlarında biriken damlalarla, iç yaralarının
kanıyla damıttığı duygulanım sarsıntılarının dışa vurumu, geride kalan
yaşantı parçalarına, kızları Kanije ve Uyvar'a sarılışı daha bir anlamlı
Şengül Hablemitoğlu'nun: "Necip'le yarınlarımız çoktan tükendi. Bu bizim
yaşamımızı belki de çekilmez kılmalıydı. Ama yarına dair, Necip'le hala ortak
amaçlarımız var. Kızlarımız var. Necip'in canından çok sevdiği kızlarımız.
Kızlarımızı bu ülkenin onurlu köklerine, uygar yaşam geleneklerine uygun
bağımsız birer birey olarak yetiştirme amacımız hala var. Kızlarımızın güçlü,
onurlu, kendi ayakları üzerinde güvenle durabilen birer birey olmaları için
birbirimize verdiğimiz söz var. Benim yaşamı sürdürme sorumluluğum var. Necip
yaşamın kıyısında durup izleyenlerden olmadı. Benim de olmaya hakkım yok. Hatta
Necip yaşamı öyle sevdi, öyle adam gibi yaşadı ki, ölüme de onuru ve bu temiz
vicdanıyla gitti. Necip'i öldürmeye karar veren ve azmettirenlerle, tetiği çekenlerin
kirli ruhları ve karanlık kalpleri bunlara öyle yabancı ki.." (s. 87)
Yürekte yankılanan ayak sesleri, duyabilen için anlamlıdır. Dünyasının
temizliğine sıçrayan kan kokusu eşi ve çocuklarını da almıştır sinsiliğine.
Onunla yanıp, onunla kanadılar. İnsanlık kadar birikimli, mendilci kız kadar masum,
elleri tütün kokan bir delikanlı; parmaklarında, kalem izleriyle, duru düşünsel
yüceliğin titreyen göz yaşlarını saklayan bir öğretmen; O, kıvrımlarını gökle
buluşturan bir ağacın meyvesinden damlayan yağmur damlası kadar narin ve temiz, Onu
anlamlandırmanın erdem olduğunu benimseyen; onunla öteye daha da öteye uzanan; onsuz
yarı çıplak, onsuz korumasız kalan; onunla dağların dumanına
"baba"lığı, "eş"liği kazıyan kana bulanan parmakların izini
sürmek güç olsa da; Necip Hablemitoğlu'nu, kendini, anılarını, Kanije ve Uyvar'ı
yaşatan Şengül Hablemitoğlu için, O'nu yaşatmak için "Sessiz Ağıt"ın
omuzlanması gerekiyor.
(Sessiz Ağıt, Şengül Hablemitoğlu, 103 Sayfa, Bilgi Yayınları, Ankara)
milliguc.net
Bir
okuyucudan gelen ileti:
Sayın Hablemitoğlu,
Necip Bey'in katledilmesini hiç unutmamıştık elbette. Ama kitabınızı
"Sessiz Ağıt" ı okuduktan sonra yalnız size değil tüm şehitlerimizin
arkasında kalanlara bakışım değişti. Tüm şehitlerimizin öldürülmesine
hep siyasi açıdan bakmış, onların birere ailesi olduğunu ve ailenin ne
denli etkilendiğini böylesine düşünmemiştim. Çok çok etkilendim, ne
söyliyeceğimi bilemiyorum.
Size çok teşekkür ederim, bunları bize anlattığınız için. Bir parça olsun
kendimizi sizin yerinize koyup olayın korkunçluğunu bu boyutu ile de
anlamamıza katkıda bulunduğunuz için.
Şuna inanın onlar boşuna ölmediler, bu ülkenin aydınlanmasında hepsi
birer ışık olarak sonsuza kadar yaşayacaklar Necip Hablemitoğlu'nuda
diğerlerini de hiç unutmayacağız.
Siz artık bizim de kardeşimizsiniz Kanije ve Uyvar bizim de çocuklarımız,
Bunları söylemek için bunca yıl beklememiz gerekmiyordu elbette. Onları
ve sizi tanımayı çok isterim. Ben Alanya'da yaşıyorum, Ankara'ya
gelince sizi aramak istiyorum,
Size ve kızlarınıza en içten sevgilerimi sunuyorum.
Halime Şenli Bilgin
|
|